Suikastın ardından konuşulmayan bir mesele daha var

Başımıza her ne geliyor ve daha gelecekse; PKK-PYD'nin isteklerinin, yani “Büyük Kürdistan” projesinin kabulü ve Kıbrıs'tan vazgeçmemiz için yapıldığını düşünerek soruyorum

Rus Büyükelçisinin devletin polisi, devletin silahı ile öldürülmesi vahimdir, acıdır, utanç vericidir.

Lâkin bizi bu utanç değil, bu aculluk, panik, telaş ve korku batıracak gibi.

Olayı çözme değil de tamamen savunma güdüsüyle şunlar söyleniyor:

“Katilin arkasında FETÖ-ABD-CIA-NATO var... Amaç da Türk-Rus ilişkilerini bozmak...”

İlkine değil, ikincisine itirazım var. Zira; 1- Rusya'yla ilişkilerimizi normalleştirmemizi isteyen bizatihi ABD'ydi. İlişkilerimizden rahatsız olan aranıyorsa, mesela Almanya'ya bakılsın. Daha üç gün önce “kaygılarını” bildirdi. 2- Bunların tamamı, böyle alçak bir saldırının ilişkilerimizi bozmayacağını, aksine daha bir dayanışma sağlayacağını bilmeyecek kadar geri zekalı mıdır?

Deniyor ki; “Bu işten en fazla Rusya kazançlı çıkacak”. Doğrudur, lâkin bir kompleksin açığa vurulmasının ötesinde, farkında olmadan bizatihi Rusya da suçlanmış olmuyor mu?

Ya katilin, geçmişte Erdoğan'ın bazı toplantılarında da görevli olduğu şeklindeki müthiş ifşaat?.. O tip toplantılarda Çevik Kuvvet polisi zurnanın son deliğidir. Kimbilir kaç kilometre uzaktaki güvenlik tedbiri için görevlendirilmiştir?.. Ama illa Erdoğan'a bağlamadan olur mu?.. Şimdi önce kim çıkıp da, “Başkanlık sistemi olsa Karlov öldürülmezdi” diyecek, onu merak ediyorum.

Ne olur, biraz mantık ve sabır!..

Bu eylemde, bu çerçevede bir sebep aranıyorsa, benim de yorumum şu:

Birileri Türkiye'yi bu defa da Rusya'ya mecbur ve mahkûm edip, kendilerinin yaptıramayacağı bazı şeyleri karşısında boynumuz bükülen Rusya eliyle yaptırtmak istiyor olamaz mı?

Nitekim bakın;

“Bağımsız, egemen bir ülkeyiz... Cihan devletiyiz... Rusya'yla dostuz... Onları arkadan hançerlemeyiz...” denirken, mahcubiyet ve suçluluk duygusuyla soruşturmayı Rusların yapmasını kabulleniverdik. Yapılan az buz bir şey değil; Egemenlik hakkından vazgeçmekle kalmayıp, güvenilmez bir ülke olduğumuzu kabul ettik. Kişiler bunu yapabilir, ama devletler asla. Bu devletin sözde askerleri sadece 5 ay önce kendi Cumhurbaşkanlarını kaçırmaya yetlenmedi mi? Kendi komutanlarını derdest etmedi mi? Ve kendi halkına bomba yağdırmadı mı ki, meczup, militan veya ajan bir polisin alçaklığı ile bu noktaya geldik? Ya yarın Ruslar, “Gözaltındakilerin sorgusunu biz yapacağız” veya “Onları Rusya'ya götürmek istiyoruz” derse?!.

Sahi, soruşturmada ABD de görev almak istiyor; Onları da kabul edecek miyiz?

ESAD VE PYD KONUSUNDA SUSTUK

Sıcağı sıcağına bir başka olay:

Suriye konusunda PYD'nin “Kürt koridoru” oluşturması ve Esad'ın gitmesi kırmızı çizgimizdi, değil mi?

Dün Moskova'da Türk, Rus ve İran Dışişleri Bakanlarının yaptığı “çözüm” toplantısından sonra yayınlanan bildiriye bakalım.

Üç ülkenin Suriye hükümeti ve muhalefet arasında olası bir anlaşmaya yardım için hazır olduğu” ve “BM’nin terörist ilan ettiği DEAŞ, El Nusra ve onlara bağlı terörist gruplarla ortaklaşa mücadele edileceği” belirtildi.

Rusya'nın PYD'nin Moskova'da temsilcilik açmasına izin verdiğini, bizimkilerin bir iki “Eyy”den sonra bu konuyu da unuttuğunu hatırlatıp, soralım; Bu bildiride PYD niye yok? Alçak suikast yüzünden böyle bir talepte bulunamadık mı yoksa?

Dahası, PYD'yi “kara gücü” olarak gören ve Türkiye'nin de bunu kabullenmesini isteyen ABD'nin bu talebi bir anlamda gerçekleşmiş olmuyor mu?

Devam edelim.

Bu zirveyle ilgili olarak medyamız, “ABD'nin süreçte devre dışı kaldığını” müjdelerken, Milli Savunma Bakanı Fikri Işık ve İran Savunma Bakanı Hüseyin Dehkan ile görüşen Rus Savunma Bakanı Sergey Şoygu da, “ABD ile ortaklarının Suriye’de hem siyasi çözümde hem de sahada başarısız olduğunu” söyledi.

Rus Bakanın sözünden başlayalım; ABD'nin Suriye'deki ortaklarından biri kim? Türkiye. Yani “Türkiye de kaybetti” demeye getiriyor.

ABD'nin dışlandığını savunan medyamıza gelince; Zirveden sonra Dışişleri Bakanımızın, ABD Dışişleri Bakanı Kerry'yle görüşmesi ve Moskova'daki üçlü toplantı hakkında bilgilendirmesi, ayrıca “Suikastın arkasında FETÖ var” açıklamaları için adeta fırça yemesi neyin nesidir?

KIBRIS NE ALÂKA?

Dünkü yazımda Türkiye ile Rusya arasında çok temel konularda görüş ayrılıkları olduğunu belirtmiştim. ABD ile Rusya'nın ortaklıkları, Türkiye ile Rusya'nın ortaklıklarından kat be kat fazla dense yeridir.

Liste uzun da tek bir örnek; Erdoğan Mayıs'ta şunu açıklamadı mı?

“NATO Genel Sekreteri Stoltenberg’e söyledim, 'Karadeniz’de görünmemeniz, Karadeniz’i adeta Rus gölü olarak gösteriyor.' Karadeniz’i tekrar istikrar havzası kılmalıyız.”

Bunun üzerine sadece NATO değil, ABD gemileri Karadeniz'de cirit atmaya başlamadı mı?

Nihayetinde Rus Dışişleri Bakanı Lavrov 9 gün önce, “Bölge dışı ülkelerin savaş gemilerinin Karadeniz'de bulunma süresini artırmaya çalışarak, Montrö Sözleşmesi'hi ihlâl etmesinin kabul edilemez olduğunu” belirtip, Türkiye'ye bu sözleşmeye uyulacağı yönündeki teminatını hatırlatmadı mı?

Türkiye ile Rusya arasındaki en temel görüş farklılıklarından biri de ısrarla ülkemiz gündeminden kaçırılmak istenen Kıbrıs konusudur.

Uzatmadan, Rusya'nın Kıbrıs politikası ve son hazırlıkları özetlemeye çalışayım:

Ekim sonuydu; Rusya'nın Rum kesimindeki Büyükelçisi Stanislav Osadchiy, “Çağdaş dünyada tam bağımsız bir devletin garantilere ihtiyacı olamayacağını” söyledi. Yani aynen ABD, AB, Yunan, Rum, İsrail bilumum ülkeler gibi, Türkiye'nin garantörlüğünün sona ermesi ve Türk askerinin Ada'dan çekilmesini savundu.

Ardından Rum Dışişleri Bakanı Kasulidis Rusya'ya gitti, mevkidaşı Lavrov'la görüşüp, Kıbrıs müzakereleri hakkında bilgi verdi. Kasulidis, “Rusya’nın tüm yabancı orduların Kıbrıs’tan ayrılması gerektiği konusundaki görüşünün, bizim görüşümüzle aynı olduğunu biliyoruz” dedi.

Bu trafiğin sebebi mi?

Rumlar bir süredir 12 Ocak'ta Cenevre'de yapılacak 5'li konferansa, BM Güvenlik Konseyi'nin 5 daimi üyesini de dahil etmeye çalışıyor da ondan.

Hani Erdoğan'ın, “Dünya 5'ten büyüktür” diye çattığı, Çin, ABD, Rusya, Fransa ve İngiltere'nin. İngiltere zaten Kıbrıs'ta garantör ülke ve Rumlar şu ana kadar bu konuda Rusya, Çin ve Fransa'nın desteğini almış durumda.

Yani Rumlar, Erdoğan'ın da katılacağı söylenen Cenevre'deki toplantıda bu “devleri” adeta tepemize bindirme niyetinde.

Bu çabalara, Kıbrıs'ın “çözümcü” isimlerinden KKTC'nin ikinci Cumhurbaşkanı Mehmet Ali Talat bile tepki gösterip, “Güvenlik Konseyi’nin daimi üyelerinin bu konferansta işi nedir ben onu anlamadım. Neden bir parçası olacaklar? Gerek yok. Gelip izlesinler buna bir itirazım yok. İzlerler bilgi alırlar ve merkezlerine bilgi verirler. Onların masada taraf olarak oturmaları düşünülebilecek bir şey değil, çünkü onların bir ilgileri yok. Çin’nin ne ilgisi var? Rusya’nın ne ilgisi var veya Fransa’nın ne ilgisi var? Kıbrıs’la herhangi bir olumlu rol oynamadılar ki. Daimi üyelerin konferansta bulunmaları kabul edilebilir bir şey değil. Bu beş daimi üye bir yerlerde barışı sağlamak istiyorlarsa Suriye’de sağlasınlar. Çünkü bu beşin dördü birbirleriyle savaş altındadır... Rumlar neden bunu yapıyor; Elbette ki, Türkiye’nin garantörlüğünü sonlandırmak ve güvenlik konseyini garantör yapmaktır, güvenlik konseyinin garantör olması Kıbrıs’ı Suriye’ye çevirir” derken;

Ve KKTC Cumhurbaşkanı Mustafa Akıncı yarım ağızla da olsa, “Konferansa katılımı genişletmeye gerek olmadığını” söylerken;

Türkiye'nin sessizliğini, alttan alta yürüyen bu çalışmalara tepkisizliğini neye yormak lâzım?

Rum Dışişleri Bakanı Kasulidis'in 11 Aralık'ta yaptığı bir açıklamayı da hatırlatıp, sadede geleyim. Kasulidis, 15 Temmuz darbesinden sonra çok sayıda subay ve ordu mensubunun tutuklanması ve görevden uzaklaştırılmasının, 1974 yılından bu yana Kıbrıs'ta konuşlu Türk askerlerinin çekilmesi konusunda Erdoğan'ın elini rahatlatabileceğini belirtip, şunları söyledi:

“Kıbrıs'la ilgili tüm iç sorunları çözme süreci içindeyiz, ancak sorunun çözülüp çözülmeyeceğini belirleyecek konu güvenlik konusudur. Türk Ordusu açısından sorun 1974'te çözülmüştür. Ancak benim görüşüme göre, başarısız darbe girişiminden sonra ordu engeli artık ortadan kalkmıştır.”

Kıbrıs'la, Rus Büyükelçi'nin katli ve dün Moskova'da yapılan zirvenin ne ilgisi var derseniz...

Dünkü Moskova zirvesinden sonra Dışişleri Bakanı Çavuşoğlu ile ABD Dışişleri Bakanı Kerry'nin telefonla görüştüğüne dikkat çekmiştim ya;

Anadolu Ajansı'nın bununla ilgili haberinden aktarıyorum; “Kerry'nin sorusu üzerine Çavuşoğlu, Kıbrıs bağlamındaki son gelişmeler hakkında da muhatabına bilgi vermiş”...

Halep yanıyor... Rus Büyükelçi öldürülmüş... ABD'yi dışlamış ve Rusya'yla “çözüm masasına” oturmuşuz... Kıbrıs ne alâka, ne iş denmez mi?

Başımıza her ne geliyor ve daha gelecekse; PKK-PYD'nin isteklerinin, yani “Büyük Kürdistan” projesinin kabulü ve Kıbrıs'tan vazgeçmemiz için yapıldığını düşünerek soruyorum:

İster misiniz; 12 Ocak'taki Kıbrıs zirvesinde Türkiye'yi “ikna” görevini Rusya üstlensin... Nasılsa boynumuz eğik, biz de “evet” diyelim?

Emperyalist devlerin oyunlarına, hesaplarına hiç akıl-sır erer mi?!.

Müyesser Yıldız

Odatv.com

Rusya Türkiye Kıbrıs suikast Müyesser Yıldız arşiv