ŞAMİL TAYYAR NE ANLAR NEO-CONLARDAN

20.12.2010

“Wikileaks” adındaki internet gönüllüsü bir örgütlenmenin açıkladığı, ABD’ye ait gizli diplomatik yazışmalar ve artan öğrenci isyanlarının, iktidar sathında ciddi bir telaşa neden olduğu, bu defa her iki taktiğin aynı anda uygulamaya konulmuş olmasından anlaşılıyor. Açıklanan diplomatik yazışmalarda yer alan, Türkiye ve özellikle AKP mensuplarına ilişkin ağır savların yarattığı şaşkınlık, bakanlar düzeyinde yapılan açıklamalarla, “İsrail’dir İsrail!” yollu savılmaya çalışılırken, yandaş matbuatımızda köşe sahiplerinin, başta Tayyar ve Koru olmak üzere “Neocon’lardır Neocon’lar!” yollu çırpınışlarına tanıklık ettik. ABD’nin yalanlamadığı yazışmalar, “Ergenekon’dur Ergenekon!” demeye alışmış olanları pek müşkül duruma düşürüyordu; bir büyük çaresizliktir. Bu çaresizliğin, şimdilerde, Poyrazköy kazılarıyla aşılmaya çalışıldığı anlaşılıyor, fakat işin bu tarafını, şimdilik, bırakıyoruz.

NEOLİBERALİZM TARİKATÇILARI

Hafıza-i beşer, illa, nisyan ile mi malûl olmak durumundadır; bu soruyu, en çok AKP’nin krizlerini ABD ve İsrail’e çatar görünerek aşmaya çalıştığı zamanlarda, sormak gerekiyor. ABD’de yeni muhafazakârlar, “neconservatives”, olarak bilinen ve dilimizde de “neokonlar” olarak yer etmeye başlamış bir iktidar bloğunun varlığı biliniyor. Neokonlar, ABD’de ve her yerde, sermayenin deregülasyonu ve delokalizasyonu ile tüm bir toplum yaşamındaki en ağır ve en vahşi tahakkümünü temin etmek adına, neoliberal politikaların devamlılığının ve kapitalizmin krizinin derinleşmemesinin de bekçiliğini yapmakla yükümlü, bir yeni mürteci güruhun adı oluyordu. “Hardliner” sayılabilecek ölçüde müfrit siyonistlerle tevhid-i mesai içerisinde oluşlarını, bekledikleri Mesih’in yeryüzüne ancak Yahudiler, Nil Nehri’nden Mezopotamya’ya, tüm bir Kenan ülkesine hakim olabildikleri zaman ineceği yönündeki inanış ile meşrulaştıran bu mürteci güruh, Evanjelizm olarak bilinen bir Katolik tarikata da yaslanıyordu.

DİNSELLEŞME

Neokonların iktidara gelişinin, Sovyetler Birliği'nin çöküşüne eşlik etmesinin, dünyanın geri kalanının da yoğun bir dinselleşme ve karanlığın içine gömüldüğü düşünüldüğünde, tesadüfî olmaktan çok, yapısal bir dönüşüm olduğu anlaşılacaktır. ABD’de Evanjelizm, Opus Dei ve Scientology ile bunları izleyen bir Bush the Junior iktidarı ve Avrupa’da iyiden iyiye Orta Çağ katolisizmine dönüşün bir timsali Papa XVI. Benedictus’a eşlik eden Berlusconi, Merkel ve Sarkozy iktidarları, bu trendin zirve noktalarını oluşturuyor. Bu etkinin yalnızca ABD üzerinde etkili olduğu yanılgısına kapılınmaması gerekiyor. Fransa’da, başında, Budapeşte ve İstanbul Sefaradlarından gelme bir Nicolas Sarkozy’nin ve yine İskandinav Eşkanazlarından olduğu bilinen Dışişleri Bakanı Bernard Kouchner’in bulunduğu hükümetin koyulaştırdığı karanlık, gayet öğretici görünüyor.

“YENİ BİR PEARL HARBOR İHTİYACI”

Neokonlar, açıktan iktidara yerleşmeden önce, daha 1990’ların ikinci yarısında, “Project for New American Century” (Yeni Amerikan Yüzyılı Tasarımı) isimli düşünce kuruluşu başta olmak üzere pek çok örgüt oluşturmuş ve yeni bir “güvenlik” yaklaşımı başta olmak üzere, siyaset bilimi ve uluslararası ilişkiler alanında pek çok yeni kavramlar icat etmeye başlamışlardı. Francis Fukuyama’nın “tarihin sonu” ve Samuel Huntington’ın ise “medeniyetler çatışması” kavramlaştırmaları, daha önce ortaya çıkıyorlardı, ancak bir boşlukta doğmadıkları, bu dönemde daha da yaygın bir biçimde dolaşıma sokulmalarından anlaşılıyordu; bunları, “önleyici vuruş” ve “boşa çıkarıcı vuruş” doktrinleri izleyecektir. Nasıl izlemesin, dünyada Soğuk Savaş biteli on yıl olmuş ve mutlak hakimiyetin tehlikeye düşürülmemesi gerektiği düşünülen enerji kaynaklarına Rusya ve Çin gibi yeni paydaşlar peydah olmaya başlamıştır; artık, korku, dağları delmelidir. 11 Eylül 2001 günü Dünya Ticaret Merkezi ve ABD Savunma Bakanlığı’na yönelik gerçekleştirilen uçak saldırılarından çok önce, sonradan ortaya çıkan neokon raporlarında, “ABD’nin adeta bir yeni Pearl Harbor’a ihtiyacı olduğundan” söz edilişi tam da bu sıralardadır. Afganistan ve Irak işgâllerini, Putin Rusya’sını çevreleyerek etkisizleştirmeyi hedefleyen Renkli Devrimler izleyecektir; Afganistan ve Irak işgâllerinin, Orta Doğu’da bunlara eşlik eden ABD destekli İsrail saldırganlıkları da hesaba katıldığında, tüm bir İslâm coğrafyasında kartopu gibi büyüyen bir nefrete yol açtığı, Renkli Devrimler’inse, peş peşe tarumar oldukları, biliniyor. Barack Obama’nın ortaya çıkışı ile ABD’nin ve İsrail hükümetinin müfrit siyonist kanadının kısa vadeli politikalarında beliren açının büyümesi, bunlardan sonradır. Peki, sözü edilen dönemde, Türkiye’de neler oluyordu?

MÜTEREDDİT TÜRK YÖNETİCİLER

Soğuk Savaş’ın bitiminin ardından, yaklaşık yarım asırdır Atlantik kampını izlemeye alışmış geleneksel yöneticilerin, en başta da ordunun, özellikle Irak’a yönelik ilk ABD müdahalesinin ardından ortaya çıkan tablo ile birlikte, gitgide, ABD’yle olan ilişkileri sorgular duruma geldikleri, en yalın anlatımıyla, Fikret Bila’nın Komutanlar Cephesi (İstanbul: Detay Yayıncılık, 2007) adlı kitabında mevcut; içlerinde, orgeneral rütbesinde olup, “ABD ile gerekirse savaşılabileceğini” savunanların var olduğunu hep biliyoruz (s. 102). Özel Kuvvetler Komutanlığı’nın NATO şemsiyesinin dışında özerk bir yapıya kavuşturulması çabaları ile “Rusya ve İran ile ittifak” sözcüklerini, “mümkünse ABD ile elbette” eklemesiyle bile olsa, telaffuz edebilen kumandanların ortaya çıkışı da yine aynı dönemdedir. 4 Temmuz 2003 tarihli Vaka-i Çuval ile çok sonraki “Bülent Arınç’a suikast girişimi”  Vaka-i Çukurambar ve bunu izleyen Genelkurmay baskınının, bu gelişmelerle ilgisinin olup olmadığı daha çok tartışılmayı hak etmektedir. Dahası, yakın zamana dek 3. Ordu Komutanı olarak görev yapan Org. Saldıray Berk gibi, NATO’da hiç görev yapmamış, Rusça bilen, Moskova ve Bakû’de askerî ataşelik gibi görevlerde bulunmuş birinin orduda en üst düzey mevkilere dek yükselebildiğine, yine böylesi bir dönemin ürünü olarak, tanıklık ediyorduk. Geleneksel güvenlik bürokrasisinin yanı sıra, 2002’ye dek iktidarda bulunan politikacıların da ayak sürümeye başlamış olması, herhalde sabırları taşıran son damla olmalıdır; Afganistan işgâline tüm dünya ile birlikte kâh gönüllü kâh icbar ile destek olan Başbakan Bülent Ecevit’in Irak Devlet Başkanı Saddam Hüseyin’e mektup üzerine mektup yollamakla meşgul olduğu ve ABD’ninse işgâl hazırlıklarını tamamladığı bir zamanda, matbuatımızda, dört bir koldan, “Hastasın! Bırak!” kampanyası başlatılıyordu; asıl darbe, işte bu sıradadır. Bu darbenin ayrıntılarına pek çok defa girildi. Yine de merak edenler, Fikret Bila ve Murat Yetkin’e danışabilirler; yazdıklarını inkâr etmeyeceklerini umuyoruz. AKP’nin iktidara gelişi, başka pek çok faktörün yanı sıra, işte böylesi bir uluslararası konjonktürdedir.

ARANAN KAN: AKP

AKP ve özellikle Tayyip Erdoğan, AKP daha henüz iktidara gelmişken, üstelik Tayyip Erdoğan henüz başbakan dahi olamamışken, Richard Perle başta olmak üzere, ABD’nin neokon yönetiminden pek çok temsilciyle gizli ve açık görüşmeler gerçekleştiriyorlardı. Tayyip Erdoğan’ın, yalnızca “AKP Genel Başkanı” sıfatını taşıdığı bir zamanda, ABD Başkanı George W. Bush tarafından kabul edildiği görüşme, içeriği bilinmese de, bunlardan en bilinenidir (bkz.: Turan Yavuz, Çuvallayan İttifak (İstanbul: Destek Yayınları, 2006)). Bilemediklerimizin çokluğu ise muhakkaktır. Sonradan İsrail’in bölgedeki saldırganlıkları karşısında timsah gözyaşları dökenler, o günlerde Irak bombalanır ve milyonlarca Müslüman, yaşamını yitirir, mahvolur, yerlerinden yurtlarından edilir ve daha nice acılar çekerken, seslerini dahi çıkarmıyor, ABD askerlerine daha geniş olanaklar ile toprak ve üslerimizi kullandırmamız için tezkereler almaya uğraşıyorlardı; 1 Mart Tezkeresi olarak bilinen utanç tezkeresi, CHP’nin karşı kampanyası ve vicdanlarına yenik düşmüş kimi AKP’li milletvekillerinin kabul oyu vermemesi sayesinde, reddedilebilecektir. Tayyip Erdoğan’ın ABD’deki Yahudi kuruluşlarından prestijli ödüller aldığı günler de belleklerimizdeki yerini muhafaza ediyor. Doğu Avrupa ve Kafkasya’da Rusya’yı çevrelemek için organize edilen Renkli Devrimler’in rengarenk iktidarlarıyla kol kola giren, Gül gibi geçinen de yine AKP ve şurekası oluyordu. Hafıza-i beşer, AKP’nin nasıl iktidara geldiğini unutacak ölçüde de, nisyan ile malûl olamaz. Dahası, neokonların yaslandığı Evanjelizm’in, İbraniyet’in yanı sıra ve belki de buna koşut olarak, AKP’nin yaslandığı en büyük örgütlenmelerden Fethullah Gülen tarikatı ile de kol kola olduğunu unutmamak gerekiyor. AKP’nin, ABD ile olan ilişkilerinin yanı sıra, en azından retorikte, daha istikrarsız görünen İsrail ilişkilerini dengelemede Gülen tarikatının oynadığı rol, Mavi Marmara olayında bir kez daha ortaya çıkmıştı. Fethullah Gülen’inse, ABD’ye, her ne kadar Obama yönetimine de gayet iyi bir biçimde uyum sağlamışsa da, Obama diye biri henüz iktidarda yokken ve neokonların iktidar hazırlıklarını tamamladıkları bir zamanda yerleştiği, herkes tarafından biliniyor.

Demek, Wikileaks’in açıkladığı gizli ABD belgelerini, bir çaresizlikle, “Neocon’lardır Neocon’lar!” diye savuşturmaya çalışanlar, insanımızı ve belleğimizi fazla hafife alıyorlar. Meşruluklarını sarsan gizli belgelerin art arda açıklanması, artan üniversite isyanları ve basının CHP’nin son kurultayına bu ölçüde yer vermiş olması karşısında bunalan AKP ve AKP çevrelerinin, daha çok silah kazısı ve daha çok polis baskını gerçekleştirmekten, İsrail’le bir iki parodi daha oynamaktan başka şansı pek yok gibi görünüyor.

Emre Özsuda
Odatv.com

0
Popüler Yazılar
İletişim
Haber Merkezi: 0212 741 52 00
Mobil Uygulamalar
app
play
Reklam
Reklam: 0212 741 57 00
© 2022, Oda TV. Tüm haklar saklıdır.
×
ODATV
ANA SAYFA YAZARLAR VİDEO FOTO GALERİ ARŞİV KATEGORİLER
Önceki Analiz Siyaset Güncel Ekonomi Medya Spor Magazin Kültür Sanat Canlı Anlatım
app
ply
bck