Bülent Serim: Rennan Pekünlü davasında mahkeme Anayasa'yı yok saydı

Bu güzel ülkemizde, siyasal iktidarın yarattığı hukuksuzluk ortamında, yaktık feneri adalet arıyoruz; güçlünün değil, haklının kazanacağı günlerin...

Bu güzel ülkemizde, siyasal iktidarın yarattığı hukuksuzluk ortamında, yaktık feneri adalet arıyoruz; güçlünün değil, haklının kazanacağı günlerin özlemiyle.

Prof. Dr. Renan Pekünlü, göz göre göre, “siyasal öç alma” aracı durumuna getirilen YÖK, üniversite, mahkeme, yüksek mahkemeler tarafından elbirliğiyle hapse konuluyor. Hukukun, yargının, adaletin bittiği yerdeyiz. Ve adaleti nerede bulabileceğimizi de bilemiyoruz. Neden mi?

Anayasa Mahkemesi diyor ki; “Türban dini bir simgedir, laiklik ilkesine aykırıdır, yükseköğretim kurumlarında serbest bırakılamaz.”

Anayasa Mahkemesi tam üç kez söylüyor bunu. 1989, 1991 ve 2008 yıllarında. İki kez yasa, bir kez de anayasa değişikliği sonucu açılan davalar nedeniyle.

Yetinmiyor, üç kez de, “türbanı yükseköğretim kurumlarında ve kamu kurum ve kuruluşlarında serbest bırakmaya çalışmak ve bunda ısrarlı olmak, siyasal partiler yönünden kapatma nedenidir” diyor. Refah ve Fazilet partileri ile Adalet ve Kalkınma Partisi’ne ilişkin davaları sonuçlandırırken; 1998, 2001 ve 2008 yıllarında.

Bu kararların tümü, anayasal düzeni korusun diye Anayasa Mahkemesi’ne verilen yetki sonucunda alınıyor. Ve Anayasa’nın 153. maddesi uyarınca bu kararlar, “yasama, yürütme ve yargı organlarını, idare makamlarını, gerçek ve tüzelkişileri” bağlıyor.

Anlamayanlar ya da anlamak istemeyenler için yazmaktan bıkmayalım; kimleri bağlıyor Anayasa Mahkemesi kararları? TBMM’ni, Cumhurbaşkanı’nı, Bakanlar Kurulu’nu, tüm mahkemeleri ve yüksek mahkemeleri, Anayasa Mahkemesi’ni, Yargıtay’ı, Danıştay’ı, HSYK’yı, Yüksek Seçim Kurulu’nu; kamu kurum ve kuruluşları ile bunların yönetici ve çalışanlarını, bu bağlamda YÖK’ü, üniversiteleri ve onların yöneticileri olan rektörleri, dekanları, bölüm başkanlarını. Bitmedi, gerçek kişileri, yani başta kamu görevlileri ve öğretim elemanları olmak üzere tüm yurttaşları; tüzel kişileri, yani hukuksal olarak kişilik kazanmış tüm kuruluşları. Kısaca HERKESİ bağlıyor.

ANAYASA MAHKEMESİ KARARLARINA UYMAK ZORUNDASINIZ

Peki, bağlayıcılık ne demek? Karara uygun davranma, uygulama yapma, karar alma demek. Yasa çıkarırken, yönetmelik yaparken, yönetirken, mahkemelerde karar verilirken ona uymak demek. Kısaca, yasama, yürütme, yargı organları, kamu kurum ve kuruluşları ile diğer anayasal kuruluşların, demokratik kitle organlarının yetkilerinin, Anayasa Mahkemesi kararı yönünde “bağlanması” demek. Bu kararları eleştirebilirsiniz, ama uymak zorundasınız demek. Bu kararlar yanlış da olsa ona uyacaksınız demek. Hukuk devleti ilkesi ve hukukun üstünlüğü bunu gerektiriyor, demek.

Tersi durumda hukuksal kaosa, adalet ve hukuka güvenin zaafa uğramasına neden olursunuz. Nitekim, Prof. Pekünlü davasında tam da böyle olmuştur.

Çünkü anayasal ilke ve kuralları yorumlayıp sonuca ulaşma, anayasal düzeni koruma konusunda son sözü söyleme görev ve yetkisi Anayasa Mahkemesi’ne verilmiştir.

Dikkat edilirse, Anayasa’nın 138. maddesinde genel olarak mahkeme kararlarının bağlayıcılığı kurala bağlanmışken, Anayasa Mahkemesi kararlarının bağlayıcılığı konusunda 153. maddede ayrıca düzenleme yapılmıştır. Yargıtay ve Danıştay’a ilişkin maddelerde bile bu düzenleme yoktur. Bu bir tesadüf değildir, Anayasa Mahkemesi’nin yalnızca yargı değil, aynı zamanda devlet düzeni içindeki özel yeri nedeniyledir.

Üstelik Anayasa Mahkemesi kararına aykırı davranmak, onun gereğini yapmamak Türk Ceza Yasası uyarınca suç oluşturmaktadır. Amacı kamu düzeni ve güvenliği ile hukuk devletini korumak” olan Türk Ceza Yasası’nda, “görevinin gereklerine aykırı hareket etmek suretiyle, kişilerin mağduriyetine” neden olanların, görevi kötüye kullandıkları için cezalandırılması öngörülmektedir. Kamu yönetimi, yargı kararını uygulamadığı için cezalandırılanların örnekleriyle doludur.

PEKÜNLÜ DAVASINDA ANAYASA YOK SAYILDI

Ne yazıktır ki, Prof. Pekünlü olayında Anayasa Mahkemesi kararı, dolayısıyla Anayasa yok sayılarak suç işlenmiş; YÖK ve üniversite yöneticisinden savcısına, yargıcından yüksek yargıcına tüm aşamalardakiler bu suça ortak olmuşlardır.

Ama en yürek yakanı, mahkemenin, Yargıtay’ın ve hatta bireysel başvuruyu inceleyen Anayasa Mahkemesi üyelerinin, Anayasa Mahkemesi kararlarını yok sayan hukuk dışı tutumlarıdır.

İzmir 4. Asliye Ceza Mahkemesi; Anayasa’da mahkemelere, “Anayasa Mahkemesi kararlarını doğru-yanlış irdelemesine tabi tutup yok sayma” yetkisi verilmediği halde, “Anayasa Koyucu” gibi davranıp, kendisinde bu yetkinin bulunduğunu varsayıp söz konusu irdelemeyi yapmış; Anayasa Mahkemesi’nin “türbana serbesti getiren yasal kuralları iptal etme yetkisinin” bulunmadığı sonucuna vararak, buna ilişkin kararları yok sayıp, mahkûmiyet hükmünü kurmuştur.

Mahkeme’nin mahkûmiyet kararını onayan Yargıtay 4. Ceza Dairesi, karşı oy yazısında, Prof. Pekünlü’nün Anayasa ve Anayasa Mahkemesi kararlarını uyguladığı için görevini yaptığı ve cezalandırılmaması gerektiği açıkça yazılı olmasına karşın, bu konu üzerinde hiç durmamıştır. Yani Anayasa Mahkemesi kararı kendisini de bağlamasına karşın, onu yok saymıştır.

Kararın kesinleşmesinden sonra, bireysel başvuru hakkının kullanılması sonucu kendi kararını yok sayan yargı kararlarını gözeterek “hak ihlali” kararı vermesi gereken Anayasa Mahkemesi de ne yazık ki bizi şaşırtmamış; başvuruyu reddetmiştir. Bu ret kararı, Anayasa Mahkemesi’nin “anayasaya uygunluk denetimi yetkisi kapsamında” verdiği kararların, “bireysel başvuruları” inceleyen Anayasa Mahkemesi üyelerini de bağladığının gözetilmediğini göstermesi yönünden bir başka can yakıcı hukuk garabetidir.

"İBRET İÇİN" CEZALANDIRILMASI GEREKİYOR

Mahkeme ve yüksek mahkemelerin tüm bu bilinçli hukuksuzlukları, Prof. Pekünlü’yü mahkûm etme önyargısıyla davranıldığını göstermektedir.

Çünkü siyasal iktidarın Atatürk Cumhuriyeti’ni İslami cumhuriyete dönüştürme projesi bağlamında, Ergenekon, Balyoz, Askeri Casusluk, Poyrazköy, Odatv davaları ile Prof. Pekünlü davasını farklı düşünmek yanılgı olacaktır. Tüm bu davalarda yargılanan Atatürk Cumhuriyeti’dir, Atatürk Aydınlanma Devrimi’dir. Cumhuriyet parantezini kapatmak yolunda kimilerinin “ibret için” cezalandırılması gerekmektedir. Kurulan komplolarla Atatürkçü, laik Cumhuriyet düzeninden yana tavır koyan asker-sivil aydınların uğradıkları haksızlıklar yetmemiştir.

Şimdi sıra, salt “türban yasağından intikam almak” için bir örnek davaya gelmiştir. Çünkü türban getirilmek istenen yeni İslami düzenin siyasal bayrağıdır. Davanın kahramanı olarak da Prof. Pekünlü seçilmiştir. Yargı da AKP’nin siyasal intikam hırsının aracı olmuştur.

Prof. Pekünlü’ye verilen 2 yıl 1 aylık hapis cezası da anlamlıdır. Ceza verilen maddeye (TCY/112-1-b) göre ceza alt sınırı 2 yıldır. Eğer bu alt sınırdan ceza verilse, TCY/51’e göre cezasının ertelenmesi olanaklı duruma gelebilecektir. En azından bunun yapılmaması mahkemenin, kişiyi ibret için cezalandırma önyargısıyla davrandığını göstermesi yönünden önemlidir.

Anayasa Mahkemesi kararlarını yok sayan bu yargı aktörleri elbirliği yapıp, siyasal iktidarın buyruğu doğrultusunda, Anayasa Mahkemesi kararını var sayan Prof. Pekünlü’yü mahkûm etmişlerdir.

Sonuç olarak hukuka uygun davranmak, Atatürk Aydınlanmacılığı’nı savunmak yolunda verdiği mücadele nedeniyle ödüllendirilmesi gereken Prof. Pekünlü, çok yakında cezaevine giriyor.

Adaletin bu mu Türkiye?

Bülent Serim

Odatv.com

rennan pekünlü anayasa türban arşiv