ERGENEKON-PKK DENGESİ KURULABİLECEK Mİ

Açılımın geleceği buna bağlı

Cumhurbaşkanı Gül’ün TBMM’nin yeni dönem açılışında yaptığı konuşma medyaya göre, “demokrasi manifestosu” gibiydi. CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu da, “Güzel mesajları oldu. Beklentilerimin bir kısmını konuşma metninde gördüm” diyerek, Gül’e teşekkür etti. O konuşmanın gerçek şifrelerini iki ismin çözdüğü anlaşılıyor. Biri Öcalan’ı ilk sorgulayan isim olan Silivri’deki emekli Albay Atilla Uğur, diğeri de BDP Genel Başkanı Selahattin Demirtaş!..

Son 1 yıl içinde “Kürt sorunu” konusunda, “Tarihi fırsatla karşı karşıyayız… Biz çözmezsek, başkaları çözer” diyen, ilk kez “Kürdistan” ifadesini kullanarak, “açılımları” tetikleyip, “gönülleri fetheden”, referandum sürecinde de “istihbarat birimlerinin terör örgütüyle görüşmesini” sahiplenen Gül’ün, TBMM’nin açılışında verdiği yeni mesajlar şunlardı:

“Cumhurbaşkanı olarak tüm yönleriyle, tüm detaylarıyla, tüm arka planıyla bilerek, konuşuyorum” diyerek, adeta İmralı-Kandil-Erbil görüşmelerinden birebir haberdar olduğunu açıkladı. Haziran’daki MGK toplantısından sonra Gül, Erdoğan ve MİT Müsteşarı Hakan Fidan’ın mini bir zirve yaptığını, Fidan’ın bundan sonra harekete geçtiğini duyurmuştuk zaten. Gül’ün o sözlerinden sonra şunu düşündük; “Acaba Öcalan ısrarla ‘Bu bir devlet projesi. Benimle hükümet değil, devlet görüşüyor’ ve Erdoğan, ‘Biz değil, devlet görüşüyor’ derken, görüşmelerin arkasında başka bir adresin olduğunu mu ima ediyor?” !..

“KARŞILIKLI ATEŞKES”İN KABULÜ VE HAKKARİ’DE “PİLOT” UYGULAMA MI?

Gül’ün ikinci önemli ifadesi, “Güvenlik güçlerimize ve vatandaşlarımıza yöneltilen tek bir silah bile olduğu müddetçe bunun cevabı en sert şekilde verilecektir” sözüydü… PKK bir süredir “silahların karşılıklı susturulmasını” yani, güvenlik güçlerinin de “ateşkes” ilan etmesini istediğine göre, bu ifadeyi tersinden okuyalım; “PKK saldırmadıkça, güvenlik güçleri de harekete geçirilmeyecek” denmiş, bir anlamda “karşılıklı ateşkes” talebi devlet katında kabul görmüş olmuyor mu?

Geçtiğimiz Mayıs ayı sonunda Gül’ün Kazakistan seyahatine katılan BDP Tunceli Milletvekili Şerafettin Halis, Gül’ün kendisine,‘Devlet cephesinden de bazı kesimler operasyon yapılmasını istemiyor. Doğrusu asker de operasyon yapmayı çok istemiyor’dediğini iddia etti ve bu yalanlanmadı… Kandil’deki Karayılan, Hakkari’de 9 PKK’lının öldürülmesinden sonra, “Bu kalleşliktir. Sözlerinde durmayacaklarını biliyordum” mealinde bir açıklama yaptı… Başbakan Erdoğan’ın bir gazeteciye, “Operasyon hakkında bilgim yok. Referandum öncesinde bana karşı yapılmış bir operasyon” dediği öne sürüldü… PKK, 9 teröristin öldürülmesine misilleme olarak Hakkari’de yolcu minibüsüne mayınlı saldırı düzenledi, 9 vatandaşımız öldürüldü. Taraf Gazetesi, bu saldırının ardından bölgede operasyon yapılmadığına dikkat çekti… Bazı AKP’liler ve STÖ’ler, PKK’nın sınır dışına çekilmesini, güvenlik güçlerinin de bunu seyretmesini önerdi… Bunların hepsini “spekülasyon” sayıp, geçelim. İyi de acaba şunlar neyin göstergesidir?

Geçen hafta Türk gazeteciler aracılığıyla gövde gösterisi yapan Barzani’nin Başbakanı Behram Salih, Türkiye’den askeri operasyonları durdurmasını istediklerini tekrarlayıp, “çözüm” konusunda, “Benden detay istemeyin” dedi (Demek ki detaylara vakıf) ve en önemlisi, “Ordu ve siyasetin Kürt politikasında farklı düşündüğünün farkındayım. Türk Ordusu Türk Milletinin ulusal ordusudur ve Türkiye’nin çıkarlarını gözetir. Bu yüzden TSK’nın, PKK’yla mücadelesi tek geçerli yöntemdi. Erdoğan hükümeti bu konuya bakışı kökten değiştirdi” tespitini yaptı!..

İktidara yakın Yeni Şafak Gazetesi, referandumdan beri gündeme getiriyordu, bugün daha bir ete kemiğe büründürdü ki, “Genelkurmay Başkanlığı’nca kışa hazırlık amacıyla yapılması planlanan geniş çaplı operasyon, çözüm sürecine zarar vermemek için” durdurulmuş!..

Özellikle Emre Taner döneminden beri MİT’in görüşlerine tercümanlık yaptığı belirtilen eski Müsteşar Yardımcısı Cevat Öneş yine bugün Todays Zaman aracılığıyla, “Diyalog süreci rayında girmişken, PKK saldırı düzenlemedikçe, askerler operasyon yapmamalı” önerisinde bulundu!..

PKK ile arabuluculuğa karşı çıkılmasını “Kemalist refleks” olarak nitelendiren AB’nin fahri Türkiye Temsilcisi Cengiz Aktar da “güven” için öncelikle “korucuların silah bırakmasını” istedi… (PKK’nın ‘kurtarılmış bölge” saydığı Hakkari’de korucuların silah bırakması, Başbakan Erdoğan’ın Hakkari için özel bir programdan bahsetmesi, İçişleri Bakanı Atalay’ın buraya gidişiyle birlikte ‘tampon bölge’ söylentilerinin ortaya çıkması da herhalde tümüyle tesadüf!.. Şimdilik bu yol haritasının, Hakkari’nin Öcalan’ın söylediği ‘öz savunma’ alanı veya Kandil ve Mahmur’dakilerin yerleştirileceği BM gözetimindeki ‘tampon bölge’ yapılmasına çıkacağını vurgulamakla yetinelim.)

ERGENEKON-PKK DENKLEMİ YA DA NE KADAR EKMEK O KADAR KÖFTE

TBMM’deki konuşmasında Cumhurbaşkanı Gül’ün en takdir toplayan sözü tabii şu oldu: “Yargılama sürecinde gecikmelerin, sebebi ne olursa olsun tutukluluğu fiili bir mahkûmiyet durumuna dönüştürülmemesi gerekir. ‘Geç tecelli eden adaletin adaletsizlikten farklı olmadığı’ anlayışı ile gerekli yasal düzenlemelerin en kısa zamanda hayata geçirilmesi büyük önem taşımaktadır.”

Bundan Gül’ün, “Ergenekon tutuklularını” kast ettiğisonucu çıkarıldı. O sözlerin kapsamında, PKK ve İmralı’nın derhal serbest bırakılmasını istediği KCK’lıların da olabileceği uyarısını yapıp, şunları soralım:

- Haziran 2007’de daha Ergenekon ve devamındaki davaların adı ortada yokken, Ümraniye’de bulunan bombaların ardından yakalanan emekli askerlerin siyasi motivasyonla hareket ettiğini belirtip, “Böyle dört-beş oluşum var ve aralarında güçlü bir irtibat var” diyen,

- 9 Temmuz 2007’de kendisine yakın birkaç gazeteciye yazılmamak kaydıyla, “Ümraniye soruşturmasına dikkat edin, o iş çok büyüyecek” tüyosunu veren,

- Sonraki aylarda, “Ergenekon davasının Türk tarihinin en önemli siyasi davası” olduğunu söyleyen Gül’dü.

Acaba ne oldu da 3 yıldır Silivri’den yükselen feryatlar nihayet duyuldu ve Adalet Bakanı Sadullah Ergin, Ceza İnfaz Yasası’nı değiştireceklerini açıkladı?.. Bu gelişme; Gül-Erdoğan arasındaki Cumhurbaşkanlığı rekabetinin bir sonucu olarak Ergenekonculara bile “selam” diye izah edilebilir. Ancak galiba ondan ibaret değil. “Kürt açılımı”nın ikinci perdesinin açıldığı, PKK ile pazarlıkların, özerkliğin, affın, Türklük tanımı ile Anayasa’nın ilk üç maddesinde değişikliğin alenen konuşulduğu, Cengiz Çandar’ın ifadesiyle “Türkiye’nin kıvama geldiği” günlerden geçiyoruz!..

Birinci “Kürt açılım”da iktidar yandaşları, “Çözümün önü, Ergenekon davası sayesinde açıldı” diye düğün-bayram yapmadılar mı? Hep bir ağızdan, “Türkiye’nin demokratikleşmesi için Ergenekon’da sonuna kadar gidilmeli… Böyle ulvi bir amaç için ufak-tefek hukuk ihlalleri görmezden gelinmeli” şarkısı söylemediler mi?

Dikkatlerden kaçtı; Daha düne kadar aynı koroya dahil olan, Fethullah Gülen’in Türkiye’ye dönebilmesini bile “Ergenekon davalarına” bağlayıp, “Sonuna kadar gidilmesini” isteyen cemaatin önemli ismi Hüseyin Gülerce, Cumhurbaşkanı Gül’ün Meclis’te konuşacağı gün “tesadüfen” şunları yazdı:

“Ergenekon davasıyla ilgili olarak, uzayıp giden duruşmalar, artık vicdanları isyan noktasına getirmiştir. Geç gelen adalet, adalet değildir. Ergenekon davası ciddiyetini ve önemini kaybetmemelidir. İki yıldan fazladır tutuklu olan, durumu netleşmemiş insanların varlığı, kaygı ve endişe doğurmaktadır.”

Referandumdaki “evet”in, merkez medyayı sakinleştirdiği, ayaklarını yere daha bir sağlam basmasını sağladığı yorumunu yapan Gülerce, “demokratikleşme” ve “Ergenekon davasını önemseyen medya”ya, yani hem “açılımcı” olan, hem Ergenekon mahkemesini Silivri’den önce manşetlerinde kurup, hükmü veren kendi kendilerine de şöyle bir “sorumluluk” yükledi:

“Biz de üslubumuzu yumuşatmalıyız. Sertliğe sertlikle cevap vermemeliyiz. Kendimize yakışanı yapmak noktasında daha fazla hassasiyet göstermeliyiz…”

Tüm bunlardan çıkartılabilecek sonuç ne mi; Ergenekon davası ve PKK arasında resmi denge kurulmuş ve ikinci açılıma desteğin “tutuklama” değil, “tahliye” politikaları üzerinden yürütüleceği ilan edilmiş, bir anlamda “Ne kadar destek, o kadar tahliye” denmiştir!..

En başa, “Gül’ün şifrelerini sadece Silivri’deki Atilla Uğur ve BDP Genel Başkanı Demirtaş çözdü” tezimize dönersek; Gül’ün Meclis kürsüsünde konuşmaya başladığı dakikalarda 2. Ergenekon’dan tutuklu olan emekli Albay Atilla Uğur şunları söylüyordu:

“Abdullah Öcalan ve PKK ile yapılan görüşmeler bir ihanettir. Ben bu işin içinden geldim. Öcalan yakalandığındaki sorgusunda,Ne olur beni asmayın’ diye yalvarıyordu. Can korkusundan her şeyi söyledi. ‘Biz Güneydoğu ve Doğu Anadolu’yu istemiyoruz, biz bütün Türkiye’ye talibiz’ demişti. Şu anda onu görüyorum. Bütün Türkiye’ye talipler. Yarın onlarla birlikte gelen affı ben kabul etmiyorum. Beni buradan çıkaramazsınız. Onlarla aynı aftan yararlanmayı şerefsizlik kabul ederim!..”

BDP Genel Başkanı Demirtaş ise, “Türkiye Cumhuriyeti cumhurbaşkanları tarafından bugüne kadar yapılmış en cesur konuşma” dedi!.. Her iki ismin de kendi açılarından en doğru teşhisi yaptığı ortada… Eğer gündem izin verirse, “Gül’ün reçetesini” bir başka yazıda değerlendireceğimizi belirtip, şu tespitimizi aktarmakla yetinelim:

Birinci açılımda otobüsü arkadan ittiren Cumhurbaşkanı Gül, bu defa direksiyonunun başına bizzat geçti… Erdoğan ve iktidarı da tüm imkan ve gücüyle ona yetişmeye çalışıyor!..

Müyesser Yıldız

Odatv.com

abdullah gül arşiv