Bu hayali böyle kurmamıştık biz

Elçin Demiröz yazdı...

Kapımıza gelen kargoya attığımız bakıştan, muzu soyma şeklimize kadar her şeyin değiştiği bir süreçten geçiyoruz. Aldığımız bir kap yoğurdu bile sabunla yıkarken, evde ayakkabıyla gezip modern(!) olduğumuz günleri terlikle kovalar hale geldik.

Sanki yıllardır elimizden alınan zamanın diyetini ödetiyoruz kapitalizme. Çoğumuzun hayali evden çalışma ise artık tadını iyice kaybedip başka tür bir hapishaneye dönüştü. Mesai saati kavramına senelerce sövmüşken, şimdi günün her anının çalışma saati haline gelmesi hayallerimizle bile çelişiyor. Bu hayali böyle kurmamıştık biz. Ya da en azından böyle bir rutini, sokağa adım atmanın savaş alanına çıkmaktan farksız olduğu bir sürecin içinde kurgulamamıştık. Sadece zamanı biraz daha yavaşlatabilmeyi ve kendimiz için kaliteli zamanlar yaratabilmeyi arzu etmiştik.

Oysa hunharca tüketmekten gocunmadığımız dünyanın bize çektiği silah daha kabzasından çıkarken patladı. Eh o da haklı sayılır. Doğaya yaptıklarımıza mı yansın, düşüncesizce çoğalmamıza mı… Zamanı hızlandırma telaşımız da cabası. Kilometreleri dakikalara indirmiştik ama hedefine kitlenmiş o silahı indiremedik. Soğukkanlı bir seri katil gibi önce hayatlarımızdan sonra da kendimizden nişan aldı. Şimdi bu ateş hattında kimimiz sağ kaldığına şükrediyor, kimimiz hala can sıkıntısından şikayet ediyor. Ha bir de tüketme paniğine kapılanlar var. Onun da tedavisi bu virüs gibi henüz bulunmuş değil. Yıllardır içimizde ve tükettikçe bulaştırıyoruz.

OBEZ RUHLAR ÖRSELENİYOR

Doğadan kopararak endüstrileştiğimiz şeyler sayılabilir oldukça “tükenme” duygumuzu kamçıladı ve mevcut kaygılarımızın üzerine “yetmeme” paniğiyle fiyonk yaptı. Savaş çıkmışçasına dağıttığımız market raflarının dili olsa, kocaman gözlerle ona yaklaşıp başka hiç kimse yokmuşçasına talan edebilme hakkını kendinde gören insan diye bir canlıdan bahseder. Çok değil, sadece birkaç nesil öncemiz “yoktan var ederken” nasıl oldu da biz, var olanı bile yok sayıp, daha da çok sahip olmaya çalışıyoruz.

Oysa sahip olma iştahı, açlığın kendisinden daha öldürücü. Tüketme duygusu önce insanın ruhunu kemiriyor, onu ihtiyacı olmayana bile muhtaç bırakıyor. Ruh öyle doyumsuzlaşıyor ki, gerekli gereksiz her şeyi sahip olma nöbetine giriyor. Çünkü ancak böyle mutlu olacağını sanıyor. Peki ya şimdi? Tükettiklerimiz bu sefer gerçekten tükeniyor, tüketme nedenlerimiz elimizden alınıyor, tüketsek de mutlu hissedemeyecek kadar büyük bir çaresizliğin içindeyiz. Ruhlarımızı diyete sokma zamanı değil de ne?

EVRENSEL ÇARESİZLİK SINAVI

Tüketme sevdamızdan aldığımız dersi palas pandıras geçip, bir sonraki sınav olan evrensel çaresizlik hissine gelelim. Evet yine nasıl bir zamansa içimize saplanan endişe okları artık sadece kendimizinkini değil yakınlarımızın, çevremizin hatta tüm dünyanın canını yakıyor. İlginçtir ki sadece kendimizi ilgilendiren bir dertten üzüldüğümüz günlere bile hasretiz. Çünkü her sabah yataktan kalktığımızda tekrarladığımız “ne olacak böyle?” sorusu, artık binlerce kilometre ötedeki insanı da kapsadığı için ortak ama hükümsüz. Kaygılanmanın bile yetkisi alınmış gibi elimizden. Çaresizliğin kendisi, çaresiz hissetmenin kapılarını yüzümüze sert biçimde kapadı. Bu yüzden sokağa çıkmak için maske araya duralım, o çarpmanın etkisiyle zaten yüzümüzdeki maske de artık düştü ve içimiz göründü. Tabi görebilene…

HİÇBİR ŞEY ESKİSİ GİBİ OLMAYACAK

Herkes bunu söylüyor. Doğru.

Sosyal hayattaki alışkanlıkların, davranışların daha uzun bir süre değişerek seyredeceğini tahmin etmek zor değil. Ancak asıl önemli olan içimizdeki değişiklikler.

Yan yana yürüme hakkı bile elinden alınmış, dünya adlı kocaman bir hapishanede, her şeyi becerebilme ve mahvedebilme gücüne sahip bir tür olarak kendimizi önce içimize sonra da değişen dünyaya ne kadar uyumlayabilirsek o kadar rahat ederiz. Bunu da ancak modernleşen dünyanın bizi çiviyle mıhladığı “ben” adlı merkezden biraz daha uzaklaşarak, sadece toplumun değil hayvanı, bitkiyi içeren tüm türlerin toplamı olan evrenin bir parçası olduğumuzu hatırlarsak yapabiliriz.

İçinde bulunduğumuz sürecin özümüzdeki rolünü ama kitap okuyarak ama durup düşünerek anlamak dururken, kitaplık önünde yaptığımız görüntülü konuşmaların sembolik mesajlarına kendimizi dayar dururuz.

İnsanlık uzunca zamandır, hayatın çok kısa olduğu gerçeğiyle bu kadar yakın ve böylesi yaygın biçimde yüzleşmemişti. Bu süreç gösterdi ki, dünyaya bağlı değerler çökebilir; kökü, algısı, bakış açısı içimizde olanlar ise dünyanın başına ne gelirse gelsin, bizimle birlikte her yere gidebilir.

Mutluluğu dünyada aramayalım, o anlarda saklanıyor. Hatta basit anlarda…

Tülü havalandıran rüzgar, bir kedinin mırıltısı, sıcak simit kokusu, yaslandığımız omuz, bir bebek kahkahası, denizin üzerine konan martı, başucumuzdaki bir bardak su, aldığımız nefesin avuntusu…

Anları düşünecek çok zamanımız var bu ara…

Finali, cümleleri damıtan yazar Barış Bıçakçı’nın “İşe Yarar Bir Şey” adlı filmindeki bir şiirinin son dizeleriyle noktalayalım.

“Yaşamak çukur yerlere doluyor diyorlar

Bu yüzden yıkıntıya dönüşse de yaşıyormuş insan

Ama hep yıkıldığımız yeter sevgilim, biraz da kekik toplayalım

Kıymetini bilmediğimiz şeyler var.

Yaşamak bir at gibi huysuzlanıyor kapımızda sevgilim

Geçen günlere üzüldük, tamam yola düşelim

Düşünelim: başka günlerin duvarı daha sağlam

Düşünelim: başka günlerin sokağı daha neşeli

Başka evlerin kadınları erkekleri tam bir kahraman

Tül perdeler uçuşurken başka evlerin pencerelerinde

Bizi bir kitabın sayfaları arasında kurutuyor zaman.

Ama baktım sen rüzgârsın sevgilim,

Kitapları bir başından bir sonundan okuyorsun

Başucunda bir bardak su,

Beni başucumda bir bardak su gibi avutuyorsun”

Elçin Demiröz

Odatv.com

arşiv