BÖLGE HALKLARININ ESAS TRAJEDİSİ NEDİR?

20.02.2011

Önce, Tunus’un 23 yıllık devlet başkanını ülkeyi terk etmek zorunda bırakan gençlik eylemlerine ve sonraysa, Mısır’daki 30 yıllık Hüsnü Mübarek iktidarını devirmeyi başarmış sokak eylemlerine ve çatışmalara tanıklık ettik. Şimdilerdeyse, demir yumruk Kaddafi’nin Libya’sı dahil, tüm bir Orta Doğu’nun kaynayışını izliyoruz. Tüm dünya, hep bir ağızdan, “Orta Doğu’daki diktatörlüklerin yıkılmaya başladığını” konuşmaya başladı ki, benzer bir tartışmanın, Irak’ın 2003 yılında ABD tarafından işgal edilmesi öncesi de yükselmiş olduğu anımsanacaktır. Demek, “Orta Doğu ve diktatörlükler” tartışması, şimdiye dek en az iki kez tedavüle girmiş bulunuyor. Bir öncekinin hüsranla sona erdiği, dahası, ABD’nin bölge siyasası üzerine atfedilen tüm olumlu hasletlerle birlikte yok olup gittiği de belleklerimizdeki tazeliğini koruyor. Irak’ın işgalinin üzerinden pek az zaman geçmişken yapılan yorumlarda, “neokonlar” olarak dilimize de yerleşmiş ve “neoconservatives” olarak adlandırılan iktidar çevrelerinin, 11 Eylül 2001’den bu yana uygulayageldikleri Orta Doğu siyasasının, önceden atfedilen “demokrasi” ve “insan hakları” vb. faziletler bir tarafa, yıkıcı sonuçlarıyla birlikte miadını doldurduğu yönündeki tezler öne çıkıyordu. Kasım 2008’deki başkanlık seçiminde, “We can change!” (Değişebiliriz!) sloganıyla, ABD’de ve tüm dünyada, dikkati çeken ve popülerlik kazanan Barack Obama’nın, seçilmesi hâlinde Irak’taki Amerikan birliklerini en geç 2011 yılı sonuna dek çekeceğini açıklaması, işte böylesi bir tartışma döneminin sonunda geliyordu.

Bush Dönemi ABD Dış Politikası

Bush yönetiminde Ulusal Güvenlik Danışmanlığı ve Dışişleri Bakanlığı gibi görevlerde bulunmuş Siyaset Bilimi profesörü Condoleezza Rice ile özdeşleşmiş “preventive strike” (önleyici vuruş) ve “preemptive strike” (boşa çıkarıcı vuruş) doktrinlerinde en somut hâlini bulduğumuz yeni güvenlik yaklaşımı, ABD başta olmak üzere müttefiklerinden mürekkep “hür dünyanın” güvenliğine yönelik, bir “imminent threat” (yakın tehdit) oluşmasının beklenmesine ihtiyaç duyulmaksızın, gerekirse askerî zora dayanarak doğrudan müdahale ile harekete geçilmesini öngörüyordu. Bunun pratik uygulamasıysa, “Global War on Terror” (Teröre Karşı Küresel Savaş) olarak adlandırılan yeni savaşlar dizisi ile Afganistan ve Irak özelindeki askerî müdahale ve işgaller oluyordu. Askerî müdahalenin, Rusya faktörü gibi, türlü nedenlerden dolayı pek mümkün olmadığı yerlerdeyse, daha dolaylı yollardan, fonlama ve çeşitli yollarla etki altında bulundurulan “NGOs” (sivil toplum örgütleri) vasıtasıyla gerçekleştirilen ve “Coloured Revolutions” (Renkli Devrimler) olarak bilinen rejim değişikleri devreye giriyor, eski Rus yanlısı otoriter rejimlerin yerine, yüzü Atlantik ittifakına dönük yeni yöneticiler ve tam işleyen pazar ekonomileri yerleştirilmeye çalışılıyordu. Kökenleri, 19. yüzyıl Aydınlanma Çağı ve özellikle büyük düşünür Immanuel Kant’a dayanan ve “Democratic Peace Theory” (Demokratik Barış Kuramı) olarak anılan, “demokrasilerin birbirleriyle savaşmaya daha az yatkın oldukları” biçiminde formüle edilebilecek bir anlayışa sahip yaklaşımın değişik bir türevi, Bush yönetimi tarafından da kullanılıyor, Orta Doğu ülkeleri başta olmak üzere, “rogue states” (haydut devletler) olarak anılagelen devletlerin yerini, Bush yönetimine hâkim koyu Katolik tarikat Evanjelizm’in söylemine de uygun olarak, bu defa “Axis of Evil” (Şer Ekseni) alıyordu. Tez basittir: “Şer Ekseni’ne dahil rejimler, gerekirse askerî güç kullanılarak, ılımlılaştırılmalıdır. Orta Doğu’da ve her yerde, barış ve istikrar ve bunların daim kılacağı Amerikan çıkarları, ancak bu şekilde muhafaza edilebilecektir.”

Artık her yerde, “değişim”, “demokrasi” ve “insan hakları” kampanyalarından geçilmeyen bir dönem başlıyordu. Kâh doğrudan Amerikan devletinin desteklediği vakıflarca veya dolaylı olarak Batılı sermaye grupları tarafından fonlanan sivil toplum örgütlerince örgütlenen veya yükseltilen Renkli Devrimler, kâhsa radarlara yakalanmayan üstün Amerikan teknolojisi hayalet uçaklardan yağan bombalar aracılığıyla, enerji kaynakları üzerindeki denetim başta olmak üzere, Amerikan hakimiyetinin mutlak kılınabilmesi ve mutlak kalabilmesi için kritik önemi haiz olduğu düşünülen ve yeniden düzenlenmeye ihtiyaç duyulan bölgelerde, bir “hoşnutsuzluk” ve “değişim” fikriyatı, dalga dalga, yayılıyor, yaydırılıyordu. Bu pompalananınsa, mevcut yöneticilere yönelik bir hoşnutsuzluğun tahrik edilmesiyle ve yine mevcut yöneticilerin ve eğer mümkünse mevcut rejimin de değiştirilmesi yönünde bir talebin uyandırılmasıyla sınırlı olduğunu belirtmeye ihtiyaç bile yok. Bush yönetiminin iki dönem süren iktidarı sonrası ortaya çıkansa, bu fikriyatı yayıp yaydıranlar bir yana, tüm dünya için bir felaket tablosu oluyordu. Afganistan ve Irak’ta milyonlarca insan yaşamını yitirmiş, yer ve yurtlarından edilmişken, savaşın hesabını tutmaya çalışan bağımsız gözlemcilere göre binlerce Amerikan askeri ve trilyon dolarları bulan bir maliyet de ABD’nin önüne gelmişti. Bu durum ve elbette Arap-İsrail çatışmasındaki kötüye gitme hâli de, Orta Doğu’daki Müslüman halklar arasında, ABD ve İsrail’e yönelik nefreti iyiden iyiye körüklemiş, radikal İslamcı grup ve hareketlerin daha da güç kazanmasına yol açmıştı. Dahası, Doğu Avrupa ve Kafkasya’da gerçekleştirilen Renkli Devrimler’in birer birer renklerinin solduğu, yeniden Rus mavisine çaldığı bir dönemdir. Renkli iktidarların yerlerini Rus yanlılarına iade etmeleri bir yana, Atlantik kampı tarafından fazlaca yüreklendirildiği sonradan anlaşılan Gürcistan Devlet Başkanı Saakaşvili’nin içeride çıktığı Osetya seferinin, ağır Rusya misillemesiyle püskürtüldüğü ve Batı’nın pek çok sessiz kaldığı da hatırlardadır. Beş Gün Savaşı olarak adlandırılabilecek Rusya-Gürcistan savaşı, Ağustos 2008’de, Bush yönetiminin görevde son birkaç ayı kalmışken patlak veriyor, Bush yönetimi açısından talihsiz bir kapanışı da temsil ediyordu.

Aranan Kan: Obama ve “Değişim”

Bir yandan, “bölge rejimlerinin ılımlılaştırılarak dönüştürülmesini” amaçlamak, diğer yandan da askerî güce başvurarak bölge halklarının daha çok kan ve gözyaşı dökmesine yol açmak, birbiriyle uyuşmuyor, ikincisi birincisine kastediyordu. İşte Obama yönetiminin, Bush yönetiminden devraldığı Orta Doğu siyasası üzerinde yaptığı değişiklik veya güncelleme, bu durumun farkındalığıyla “brute force” (kaba güç) yöntemini devre dışı bırakmaya çalışmak olmuştur. Yoksa, her iki yönetimin de belli ölçülerde esas aldığı Demokratik Barış Yaklaşımı ve uzun vadeli hedefleri dikkate alındığında, iki yönetimin bölgeye yönelik siyasaları arasında ciddi bir farkın olmadığı görülebilir. “Büyük Orta Doğu Projesi” (BOP) olarak anılan ve sonraları Kuzey Afrika ülkeleri ve bu arada Afganistan ile Pakistan’ı da kapsayacak şekilde revize edildiği dillendirilen projelerin rafa kaldırıldığını söyleyebilecek verilere sahip değiliz. Dahası, gerek Obama’nın gerekse Dışişleri Bakanı Hillary Clinton’ın Tunus ve Mısır olaylarına yönelik son tutum ve açıklamaları, bölge sathında bir “değişim” fikriyatından asla vazgeçilmediğini de ortaya koyuyor. Yine, Başbakan Recep Tayyip Erdoğan gibi, artık devrik Hüsnü Mübarek’e, daha birkaç ay önce ve henüz Mısır Devlet Başkanı unvanını muhafaza ederken, “Aziz kardeşim,” yollu hitap eden politikacıların, günlerce bekledikten sonra, Obama’nın telefon diplomasisi sonrası, “Halkının sesine kulak ver!” çağrılarında bulunmaları da manidardır. Bush yönetiminin Irak’ın işgaline karar verdiği bir zamanda iktidara gelen AKP’nin, bizzat Tayyip Erdoğan ve Abdullah Gül gibi en üst düzey politikacıları aracılığıyla, BOP’a yönelik hep destek mesajları verdikleri, üstelik özellikle Erdoğan’ın, “Ben BOP’un eş başkanıyım,” biçimindeki açıklamalarının, 2008 yılında AKP için Anayasa Mahkemesi’nde görülen kapatma davasının Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı’nca kaleme alınan iddianamesine bile konu olduğu biliniyor. Kimi sorunlarla birlikte Bush yönetimiyle iyi geçindiği söylenebilecek AKP hükümetinin, Obama yönetimiyle daha çok uyuştuğu ise sır olmaktan uzaktır. Hatta, güncel Orta Doğu ve Türkiye ilişkileri tartışmaları açısından da, Obama yönetimiyle mevcut İsrail hükümeti arasındaki büyüyen açıya, Erdoğan ile Netanyahu arasında büyüyen açının eşlik ettiği gözleminin de analizlere dahil edilmesi gerekiyor.

Yükselen “Rol Model” Türkiye

İşin Türkiye’yi ilgilendiren kısmı, özellikle Mısır söz konusu olduğunda, bu kadarla kalmıyor. Atlantik kampının ve bu arada İsrail’in bölgedeki meselelerin yönetiminde bir “anahtar” ve ayrıca bölgedeki otoriter rejimlere yönelik bir “rol model” olarak takdim edebileceklerinin söylendiği ülke sayısı, çok yakın zamanlara dek, ikiydi; Mısır ve Türkiye, bu tartışmalarda, “başarılı” birer örnek olarak isimleri öne çıkarılan iki ülke oluyordu. Bu arayışın, Bush yönetiminden Obama yönetimine geçişte vücut bulan Amerikan dış politikasındaki yaklaşım değişikliğinden etkilenmediğini düşünmek olanaksızdır. Nitekim, çok sürmeyecek, Arap-İsrail çatışmasını şiddete dayanarak çözemeye yatkın geleneksel İsrail siyaseti ile arasına mesafe koymaya çalışan Obama yönetimi için, Gazze’ye giden en küçük yardım konvoylarını engellemede kararlı olabilecek ölçüde İsrail ile olan ilişkilerinin üzerine titreyen Mübarek rejiminin karşısında, bir yandan İsrail’e “One minute!” deyip diğer yandan dokuz insanının canına mal olacak Gazze’ye yardım amaçlı konvoyu paralel birtakım İslamcı kuruluşlar aracılığıyla destekleyecek ölçüde gözü kara çıkan AKP hükümetinin yıldızının daha bir parlaması, kaçınılmaz olacaktır. Erdoğan’ın tüm bir Arabistan coğrafyasında da bir tür pop ikon olarak parladığı bir dönemdir. Bush yönetimi dönemindeki uygulamalar nedeniyle bölge halklarının, güvenini yitirmek bir yana, nefretine mazhar olmuş Amerikan dış politikası, Obama yönetiminin yeni yaklaşımıyla hayata geçirmek istediklerini, artık Mübarek veya Mübarek gibiler üzerinden değil, en az geçen yüzyılın son çeyreğinden beri, Bosna’dan Çeçenistan’a, Afganistan’dan Suudi Arabistan’a, İran’dan Mısır’a, bölgedeki belli başlı tüm İslamcı oluşumlarla birtakım ilişkiler içinde bulunmuş bir politik gelenekten gelen yöneticilere sahip ve üstelik son birkaç yıldır, söylemsel bir karşı çıkışı pek aşamasa da, İsrail’e yönelik tutumuyla tüm bir Arabistan coğrafyasında gayet hatırı sayılır bir popülerlik kazanmış bir AKP hükümeti üzerinden gerçekleştirmeye çalışmakta karar kılması, artık şaşırtıcı sayılmamalıdır. TV’lerde ve her yerde, özellikle de Batı basınında, “the Turkish experience”, artık revaçtadır. Demek, Mübarek, aslında, dış desteği açısından illa sembolik bir bitiş tarihi seçeceksek, “Gazze’ye Özgürlük!” filolarını engellemeye kalktığı gün bindiği dalı kesmiş oluyordu. Mısır’da yaşananlara, Amerikan cephesinden gelen tedbirli de olsa “değişim” yanlısı tepkilere karşılık, İsrail cephesinden, barış antlaşmalarının geleceği başta olmak üzere, mütereddit ve kaygı dolu tepkilerin geliyor olması, aslında uzun vadeli hedefleri açısından aralarında herhangi bir ayrılık bulunmayan Amerikan ve İsrail siyasetinin kısa ve orta vadeli hedeflerinde ve bu hedeflere varmada tercih ettikleri araçlarda beliren ayrılıklarının da bir diğer tezahürü olarak okunmalıdır.

ABD, Türkiye, İsrail ve Arap İsyanları

Bütün bunlar, Tunus ve Mısır’da yaşananların birer “dış güç tezgahı” olduğu anlamına gelmiyor. Gerek Tunus gerekse Mısır’da yaşananlar, gayet her iki ülkenin kendi özgül dinamikleri sonucu ortaya çıkmış halk devrimleri olarak kendilerini gösteriyorlar. Bin Ali rejimine başkaldıran Tunus gençliğinin de, Mübarek rejimine başkaldıran Mısır halkının da, kendi yoksulluk, umutsuzluk, bıkkınlık ve öfkeleri, zaten yeterince tahrik etmiş bulunuyor. Orta Doğu’ya yönelik Amerikan, İsrail ve Türk siyasetlerinin çerçevesini çizmekse, bu yeni isyan ve devrimlerin hem etkileyeceği hem de etkileneceği konjonktürü anlamak açısından bir zorunluluk olarak ortaya çıkıyor. Bir defa, gerek Tunus’ta gerekse Mısır’da yaşanan isyan ve devrimlerin Obama yönetiminin Orta Doğu yaklaşımında vücut bulan, doğrudan askerî şiddet veya müdahale yolunun mümkün olduğunca dışlanmasını içeren, yeni Amerikan politikasıyla oldukça uyumlu olduğu sonucunu çıkarmak zor değildir. Obama siyasetiyle çok büyük ölçüde uyumlu Türk dış politikası ve Orta Doğu siyaseti açısından da benzer bir durum söz konusudur. Dahası, yeni Türk dış politikasının AKP’li kurmaylarının, Orta Doğu’daki kritik meselelerin yönetiminde “anahtar” rol kapma ve yine bölgedeki otoriter rejimlere yönelik “rol model” olarak takdim edilme bahsinde, en büyük rakibin saf dışı kalmış olmasından son derece memnun olduklarını tahmin etmek de mümkündür. Amerikan dış siyasetiyle önemli bir fark da var: Amerikan dış siyasetini temkinli davranmak zorunda bırakan Müslüman Kardeşler’in iktidara gelmesi olasılığının, AKP kadrolarını rahatsız etmek bir yana, heyecanlandırdığı düşünülebilir. AKP’nin içinden geldiği siyasal İslamcı gelenek dolayısıyla sahip olduğu eski bağlar bir tarafa, Orta Doğu’da, özellikle üç İslamcı akımın, Müslüman Kardeşler, Hamas ve AKP’nin, benzer örgütlenme anlayışına sahip oldukları hep vurgulanıyor. Değişen Amerikan dış siyasetine çok zaman direnç gösteren İsrail’inse, kendisi açısından Mübarek yönetimi kadar “güvenilir” yeni bir yönetim oluşturulana ve Mübarek sonrası Mısır’ın rotasının ne olacağı tam olarak belli olana dek diken üstünde oturmaya devam edeceğiyse, aşikardır. Mossad başta olmak üzere İsrail’le, türlü vaatlerde bulunacak ölçüde, yakın ilişki içinde bulunduğu, Wikileaks tarafından açıklanan diplomatik yazışmalara binaen yapılan haberlerden bilinen, mevcut Mısır Devlet Başkanı Yardımcısı Ömer Süleyman’ın da iktidarda kalabilmesi zaten pek mümkün görünmüyordu. Kendi özgül dinamikleriyle gelişmiş bir halk devrimi olan son Mısır deneyiminin, yine kendi özgüllükleri nedeniyle bir yönetici değişikliğiyle veya en fazla birkaç burjuva demokratik reformla sınırlı kalması, en kuvvetli olasılık olarak beliriyor. Buna, bu devrimi ve tüm diğer kritik bölgelerdeki hoşnutsuzlukları, benzer bir çerçevede tutmaya özen göstermiş Atlantik hassasiyetini de eklemek gerekiyor. Eski Birleşik Krallık Başbakanı Tony Blair’in de dediği gibi, durumun, “how to manage”, nasıl yönetileceği sorusu öne çıkıyor. Tunus ve Mısır devrimlerinin her iki ülkenin kendi özgül dinamikleri sonucu ortaya çıkmış oldukları gerçeği, yine bu devrimlerin dış müdahalelerle belli bir yöne doğru evriltilemeyeceği anlamına asla gelmiyor. Özellikle Mısır’da, bundan sonraki sürecin, daha çok ordu tarafından belirleneceği artık bir öngörü olmaktan çıkmış durumdadır. Ordununsa, dışarıya dönük içinde bulunduğu bağımlılık ilişkileri ile içeriye dönük sınıfsal ve düşünsel kompozisyonunun, bu geçiş sürecinde ne tür bir yol haritası izleyeceği üzerinde ciddi belirleyiciliği olacaktır.

Bir Kısır Döngü: Bölge Halklarının Esas Trajedisi

Mısır, hiç kuşkusuz, Batı tipi bir biçimsel demokrasi ile İslamcı teokrasi olasılıkları dışında bir seçeneğe de yönelebilir veya yönelebilirdi. Laik sol akım ve iktidarlar Batı tarafından daha Soğuk Savaş’ta bertaraf edildiğinden ve bugün pompalanan “hoşnutsuzluk” ve “değişim” fikriyatınınsa, bölge halklarının içinde çırpındıkları yoksulluğun esas nedeninin üretim ilişkileri, sınıfsal karşıtlık ve tahakküm veya emperyalist bağımlılık ilişkileri olduğu düşüncesini içerecek bir fikriyata doğru evrilmesinin önü, aynı kamp tarafından, her daim ve mutlak suretle alınıyor olduğundan, böyle bir seçeneğin olmadığı söylenebilir. Mısır tartışmalarında, Batı basını başta olmak üzere her yerde, “Batı’nın İslamcıları şeytanlaştırdığını” ileri süren İslamcı muhafazakâr Tariq Ramadan ile “esas İslamcıların Batı’yı radikalleştirdiğini” ileri süren Yahudi asıllı Barry Rubin arasındaki bitip tükenmez polemikte cisimleşen bir kısır döngü içerisinde kaybolup duruyoruz. Kim bilir, bölge halklarının esas trajedisi, ünlü düşünür Slavoj Zizek’in de yakın zamanda katıldığı bir televizyon programında ifade ettiği gibi, laik toplumsal muhalefetin köküne bizzat Batı tarafından kibrit suyu dökülmüş olmasıdır. Hiç kuşkusuz artık Orta Doğu’da bir eşik aşılmış, halkların iktidarları yalnızca kendi irade ve eylemliliklerine dayanarak devirebilecekleri, tecrübe edilerek öğrenilmiştir. Elbette bunun çok önemli politik sonuçları olacak ve pek çok şey artık eskisi gibi kalamayacaktır. Yalnız, bu yeni isyan dalgası, söz konusu trajedi sürdükçe belirli sınırların içerisinde hapsolmaya, biçimsel demokrasi-İslamcı teokrasi seçenekleri arasında yalpalayan bir kısır döngü içerisinde boğulmaya da, maalesef, mahkum gibi görünmektedir.

Emre Özsuda

Odatv.com

0
Popüler Yazılar
İletişim
Haber Merkezi: 0212 741 52 00
Mobil Uygulamalar
app
play
Reklam
Reklam: 0212 741 57 00
© 2022, Oda TV. Tüm haklar saklıdır.
×
ODATV
ANA SAYFA YAZARLAR VİDEO FOTO GALERİ ARŞİV KATEGORİLER
Önceki Analiz Siyaset Güncel Ekonomi Medya Spor Magazin Kültür Sanat Canlı Anlatım
app
ply
bck